top of page

Saatler için, Saatlere Karşı

Güncelleme tarihi: 20 Tem 2023

Bu hafta garip bir şey oldu.

Zaman hayatımda büyük bir rol oynadı.

Detaylara girmeyeyim ama zamanımı savunurken kurduğum düzen dağıldı, benim olan zamana sahip çıkmaya çalışırken bir hayat kavgası verdim.

Sonra değişen bu düzenle beraber zaman yetmedi, bir de zamana karşı savaş verdim.

Ki yeryüzünde dışına çıkamadığımız bir boyuttur zaman, o yüzden onunla savaşırken kazanmak namümkün.

İşte böylesi bir haftada zamanı temel almış 2 sanat etkinliğine katıldım.

Bir tanesi Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı tiyatro oyunu, diğeri ise Arter’deki Cengiz Çekil’in “Bugün de Yaşıyorum” isimli retrospektif sergisiydi. Demek sadece zamanla başı dertte olan ben değildim, şehir de farklı veçheleri ile zamanla uğraşmaktaydı. Ve yine bir denk geliş vardı, dert ortağıydık.

Önce Saatleri Ayarlama Enstitüsü oyunu ile başlayayım. Bu sezon gittiğim en iyi tiyatro oyunuydu kendisi. Tek kişilik ama onlarca karaktere bürünen bir performans, kulağa küpe ifadeler, benim hayatım da mı bir Saatleri Ayarlama Enstitüsü acaba dedirten haller.

Orada, sahnede; ruhumuzun sorularından, tereddütlerinden, incir çekirdeğini doldurmayan ama içinden de çıkamadığımız dertlerimizden bir şeyler vardı.

Kendini “biçare bir gölge” tanımlayan, “yanından biraz sürtünerek geçen herkese göre değişen, gül denince gülen ağla denince ağlayan” Hayri İrdal karakteri ayna oldu bazı anlarda. Rızkını elde etmek için didinirken “Allah’ım neden bana rızkımı doğrudan vermedin de bu adamların yarattığı bir yalan yaptın?” diye isyan ederken Hayri bey, zaman zaman zorla şeklini aldığımız kaplar, herkes inanıyor diye inanmaya çalıştığımız laflar, durumlar, trendler aklımıza geliyordu elbette…

Bir de kendime pay çıkardığım biri daha vardı, Hayri İrdal’ın adeta ermiş saat ustası Nuri bey. O da diyordu ki “Feleğin çemberinden geçmiş, gün görmüş saatleri tamir ederken ben bir hastayı tedavi eder gibi merhamet hissederim” Ben de bir rehber olarak bu duyguyu çoğu zaman harabelere, kalıntılara, hikayesi unutulmuş köşelere bakarken hissederim. Onların hikayesini bulur, çıkarır hatırlarsam, onları kurtaracakmışım gibi gelir. Didinir dururum, içimi dolduran o merhametle, her hatırlayışla tekrar nefes alabilsinler diye…

Bir de Nuri Bey tüm saatlere adeta bir insanmışçasına, duyguları, düşünceleri varmışçasına davranıyordu. Burada da eşleştik. Ben de şehirdeki çoğu türbenin, ayazmanın çeşmenin hüznüne, iç çekişine, gururuna şahit sayıyorum kendimi. Çoğu unutulmuş kahramanlar ya da fakir düşmüş asilzadeler gibiler. İnsanlar kadar belki de daha fazla bir iç dünyaları ve hafızaları var…

İşte böyle… Çokça ilham veren, ayna tutan; aynı zamanda seyretmesi de hayli keyifli bir oyundu.


Saatlerin peşinde halim kan revan iken bir diğer denk geldiğim şey ise -yukarıda da bahsettiğim gibi- Arter’deki Cengiz Çekil’in “Bugün de Yaşıyorum” sergisiydi.

Kavramsal sanat çerçevesinde eserleri gezmek hem keyifli hem de zorlayıcı olabilir. Keyiflidir çünkü başka bir insanın ruh ve zihin dünyasının kodlarını eserleri üzerinden çözmeye çalışırsınız. Zorlayıcıdır çünkü bir yerden sonra çok fazla mahrem alanda ilerlediğinizi hissedip, tedirgin olabilirsiniz. Kavramsal sanatta her zaman psikanaliz, Freud ve Jung sergilerin doğal eşlikçileri olduğu için onların köşe taşlarını bulursunuz genelde. Saplantılar, obsesyonlar, korkular, arzular, kaçtıklarımız ve ona doğru koştuklarımız.

Bu açıdan Cengiz Çekil’in sergisi çok netti. Kadınlara olan saplantı, ölüme dair korku, yaşamaya olan arzu, sansür ve baskıya dair rahatsızlık ve bunların etrafında tekrarlayan düşünceler ve eserler… Bunlara eşlik eden isyan, savaş karşıtlığı, muhaliflik ve kapitalizm eleştirisi…

Vakti zamanında başvurduğu sergilere, sanat sayılmadığı için alınmayan eserleri, onun da bunu “Şimdi eserim amacına ulaştı” diyerek karşılaması; ana akım sanat tercihlerinin dışında kalmaya ve bedelini ödemeye bu gözü kara gönüllülüğü takdire şayan.

Bir taraftan da florasanlarla simgelediği ruhun ışığı, gerek 80 darbesi döneminde evlere kapanmış insanlar sebebiyle evlerden bazen de toplu mezarlardaki kaburgaların arasından taşması, ama hep ışıması. O ruh ışığının hep bir ten kafesine mahkum olması.

Ölmekten korktuğu için günlüğüne her gün bastığı “Bugün de Yaşıyorum” kaşesi hem hayatı korkunun avucunda hem de her günü özel bilerek yaşaması. Buna yüzlerce saati, eserlerine attığı günleri sayan çarpıları ve takvimleri şahit tutması… Bugün yaşasaydı ne hissederdi diye düşünmeden edemedim, zira hayatımızda ne kol saati kaldı, ne saatli maarif takvimi ne de gazete…

Ama onun defterine her gün bastığı o kaşe bana “Time Stamp” yani “Zaman Damgası” kavramını da çağrıştırdı. Mesela bir mobil uygulamaya girdiğinizde bir işlem yaptığıızda sistem o işlemin tarihini sizin hesabınıza bir zaman damgası ile kaydeder. Böylece bir hareket dökümü çıkar ortaya. Sanırım Cengiz Çekil’de nefes aldığı her gün bunu manuel yapmış.

Bu sergide onun hayat serencamı, ruh ve zihin kıvrımları arasında böyle perdesiz dolaşmak ilginçti. Sanatçının cesaretini takdir etmek lazım -ve tabi hayat boyu tutarlılığını- insan yaşadıkça anlıyor ki ruhunun böyle gizli kıvrımlarını, saplantılarını, obsesyonlarını hatta arzularını kamuya açmak, somutlaştırıp insanların önüne koymak kolay bir iş değil. Ama zaten sanat böyle bir iş doğrudan bakmakta zorlandığımız şeylere ayna olmak, insanların dilinin ucunda kalanları söylemek.

Bir taraftan da günümüzde hayat koşullarının ağırlığına baktığımızda; önce covid, sonra savaş, sonra ekonomik kriz derken “Bugün de Yaşıyorum” ifadesi herhalde kitlelerin ruh halini en çok yansıtan ifade. Ambivalant yani çift değerli bir hali de var; hem yeni bir günde hayatta olmanın şükür duygusunu hem de bir gün daha hayatta kalmanın zorluğuna dair o sitemi aynı anda taşıyor. O açıdan zamanlamasıyla topluma bir ses olduğunu söyleyebiliriz bu serginin.

Sergiye giderseniz mutlaka rehberi okuyarak gidin, ne demek istediğimi anlayacaksanız.

İşte zamanla dolu bir haftanın şehrin sanatına yansıyan gölgesi böyleydi.

Bazen bazı konular böyle su yüzüne çıkar; bireysel ve kolektif bazda görünür olurlar. O zaman; gözlerimizi onlara dikmenin vaktidir. Çünkü belki biz uçuruma bakarsak, uçurum da bize bakar…

Sahi, sizin saatiniz kaç?



Yorumlar


Mekanın Ruhu Bloga Abone Olun

İletişim bilgilerinizi bırakın ve blog yazılardan, turlardan ilk siz haberdar olun.

Teşekkürler!

Mekanın Ruhu 

Tüm Turlar TURSAB A9463 numaralı Mia Travel seyahat acentesi ile düzenlenmektedir.

©2025, Mekanın Ruhu.

bottom of page