Bir Hadım Ağa Hikayesi: Oğlum Nadir
- Mekanın Ruhu
- 12 Kas 2022
- 3 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 20 Tem 2023
Oğlum Nadir,
II. Abdülhamid ona böyle sesleniyordu.
Halbuki o çöllerden bir tek canını kurtarıp getirebilmişti İstanbul’a, hayat elinde zor tuttuğu bir kuştu. Yaşamak yetecekken, bir Sultan’dan oğlum kelimesini duymayı hayal bile edemezdi.
Çünkü o “Artık sen insanlıktan ayrıldın, bu halinle hiçbir işe yaramazsın” sözünü duyup boynunu bükmüştü bir kere. Ama kader çok ilginçti, tahmin edilemezdi.Habeşistan’da doğan, tüm ailesini kaybeden, cinsiyetini kaybeden, kimliksiz, geçmişsiz bırakılıp ölmek üzereyken bir konakta kendine yer bulan Nadir, İstanbul’da Sultan’ın en yakını, bir Musahib olmuştu. Bir padişahtan “Oğlum Nadir” hitabını da bol bol duyacaktı.
İstanbul’a geldiği gün şehir sanki onu bekliyor gibiydi. Tesadüf bu ya, tam o sırada II. Abdülhamid Sudanlı Hadımağalardan yaka silkecek ve kadroyu en baştan yenilemeye karar verecekti. Böylece ilk günden kendini sarayda buldu. Çelimsiz haliyle dikilince Sultan’ın karşısına, bir titreme tuttu onu. Sultan bu zayıf delikanlıya gel dedi, gitmedi Nadir. Herkes şaşırmış ve korkmuştu, Herkesin ortasında Sultan’ın sözüne aldırmamak da neydi? Oysa mesele başkaydı, Nadir Türkçe bilmiyordu. Bunu anlayınca Sultanın kendisi ona gitmeye karar verdi, bu sefer Arapça sordu; çocuğun titremesi geçmiş, cevap gelmişti. Bu ilk diyaloğun "oğlum" diye hitap etmeye kadar uzanacağını kim bilirdi?
Nadir sarayda kaldığı 4 sene içinde İkinci Musahib'liğe kadar yükselecekti. Saraydaki hayat onun bir çok yarasını sarsa da aile özlemi hiç peşini bırakmayacaktı. Sultan ona sırdaş olacak, Habeş İmparatoru I. Menelik’in elçisi İstanbul’a geldiği zaman, Sultan kendisinden Nadir Ağa’nın ailesini soruşturmasını rica edecek ve Nadir Ağayı elçi ile tanıştıracaktı. “Çok küçük yaşta oradan ayrılmama rağmen köyümün adını hiç unutmadım, adı Limnu idi” diyecekti Nadir Ağa, elçiye bildiği bir kaç şeyi aktarırken. Ne tesadüf ki elçi de oradan çıkacak ve geri dönüp ailesini araştıracağına söz verecekti. Ancak Elçi’den bir müddet haber gelmeyecekti. Sultan’ın bile içine dert olacaktı bu sessizlik, Nadir Ağa’yı gördükçe, “Elçi bizi unuttu” deyip deyip duracaktı. Günün birinde Habeşistan’dan büyük bir paket ve mühürlü bir mektup gelecekti Saraya. Elçi, Fransızca mektubunda şöyle yazacaktı: “Sizin işinizle imparator bizzat ilgilendi. Limnu’ya tahkikat için Addis Ababa’dan bir heyet gönderdik. Maalesef ailenizden kimseyi bulamadık. Tahkikat neticesinde ailenizin Kenya’ya hicret ettiğini öğrendik. Bütün arzumuza rağmen size sevinçli bir haber verememekten dolayı özür dileriz. Pakette Limnu civarına ait iki yekpare fildişi, bir külçe altın, imparator tarafından size birinci rütbeden iki kıta arslan nişanı gönderilmiştir.” Böyle yazacaktı mektupta... Olmayan ailesini bulmanın bile umudu yok olacaktı, sahi tesellisi var mıdır yok olan umutların?
Sonra kara bulutlar İstanbul’un üzerine de çökecekti. Sultan hal edilip tahttan indirilirken musahibi bundan payını almaz mı? Nadir, Bekir Ağa bölüğüne hapsedilip işkence edilecek, Yıldız’daki hazinenin yeri sorulacaktı. Söylemeyenler tek tek sallandırılırken sıra Nadir Ağa’ya gelecekti... Zaten çelimsiz olan Nadir Ağa dayanamayıp işkencelere, belki de dünyada tek varlığı olan canının alınmasından korkacak ve hazinenin yerini söyleyecekti. Bekir Ağa bölüğünden dışarı çıktığı o gün özgürlüğüne kavuşmuş ama geri kalan her şeyini kaybetmişti. Yine de Abdülhamid onun sırdaşı kalacaktı, uzun zaman sonra verdiği bir röportajda ısrarlı sorulara itiraz ederek: “Nafile zorlama efendimin aleyhinde söz söyletemezsin bana” diyecekti.
Sonra Göztepe yılları başlayacaktı hayatında. Vermiş olduğu borçları toplayıp sivil hayata tutunmaya çalışacak, en baştan bir yaşam kuracaktı kendisine. Önce bir mandıra sonra da bakkal derken Türkiye'de ilk kapalı şişe sütü satan kişi kendisi olacaktı. Varlığı ilçeyi hareketlendirecek, oturduğu sokağa onun adı verilecekti.
Yıllar sonra onu Göztepe Tren istasyonunda yapayalnız gören Nazım Hikmet şöyle yazacaktır:
“Böyle ikindi vakti, Göztepe İstasyonu’nda çıt olmaz.
Ve eser zaman,
Oturur hep aynı sırada tek başına, Bir harem ağası.
Çok uzun boylu, çok zayıf. Son kalanlardan, en ihtiyarı.
Beton villalar, Geçti çığlıklarla 15:45 katarı... “
İşte bu zayıf ve yalnız adam, yelpazenin iki ucunda gibi görünen bir Sultan ve bir şair’in ortak noktası olacak, ikisini birbirine bağlayacaktı. Limnu’dan Göztepe’ye... Hayat nereden nereye dedirtecekti....




Yorumlar